Bir akşam yemeği sonrası bir telefon aldım: "Suruç'a gitmek ister
misin?" Bir sosyalist olarak içimde dehşet bir heyecan başladı. Hiç
Kürdistan'ı görmemiş, sadece yoldaşlarımdan dinlemiştim. Suruç Kobane'ye sınırı
olan bir yerdi. Önce içimi bir tereddüt kapladı. Henüz ölümlere tanık olmamış,
savaş görmemiştim. Daha sonra orayı düşündüm. Sürekli orada yaşayan kadınları,
çocukları... Kobane'de savaşan kadın yoldaşlarımı... Elbette gitmeye karar
verdim. Otobüsle çıktığımız o yol bir türlü bitmiyordu. Üç kez arama
noktasından geçmiş ve sonunda Suruç'a gelmiştik. Bizi karşılayan parklarda
yatan, Kobane'den gelen kadınlar ve çocuklardı. O çocuklar hem ürkek hem de
inadına cesurdu. Yerlerinden, yurtlarından edilmiş insanlardı onlar. Eşlerini,
kardeşlerini savaşta bırakan insanlardı. Oradan Mürtişpınar Sınır Kapısı'na
gittiğimizde bile, ailelerini Suruç'a bırakan ve savaşmak için geri dönen genç
kadın ve erkekler karşıladı. Biran önce topraklarından vahşi çeteleri kovmak
için sınırdan geçmeye çalışan o genç insanların gözlerinde başka bir inanç
vardı. Daha sonra bizi Suruç'ta Qop köyüne yerleştirdiler. Kaldığımız köy
sınıra 300 m uzaklıktaydı ve karşımızdaki köy Işid denen çetelerindi. İlk defa
tanklar görüp silah seslerine şahit oluyordum. Ölümle yaşamın bu kadar içiçe
oluşu içimi ürpertiyordu. Köyde yaşayan yerli halk sabah uyandığında ilk önce
köyün sınıra bakan tarafına gelip, karşıya bakıyorlardı. Orada savaşan kendi
kızları, oğullarıydı çünkü. Yüzlerini yıkamaktan önce geliyordu Kobane'nin
özgürlüğü. Orada kaldığımız günlerde T.C. askerinin Ypg köylerinin bulunduğu
sınıra olağanüstü önlem uygularken, Işid çetelerinin bulunduğu taraf
umurlarında değildi. Sanki orası Türkiye'nin sınırı değilmiş gibi. İlk defa
orada gördüm sınırların acımasızlığını. Bu insanların akrabaları, canları karşı
köydeydi ama arada tel örgüler ve mayınlar vardı. Bir toprak parçasını, anayla
evladını ayıran, aynı dili konuşan insanları ayıran gereksiz ayrıntılardı
sınırlar. Artık top tüfek sesleri içinde uyumaya alıştım ben de. Ertesi gün devletlerin
uydurduğu o şaçma sapan teller yıkıldı ve biz sınırın diğer tarafına Kobane'ye
geçtik. Bu sayede Suruç'a geçmeye çalışan halka yardım edildi. Orada YPJ'li
gerillalara sarıldık. O kadınlarda, özgürlüğün gözlere yansımasını gördüm. Işıl
ışıldı hepsinin yüzleri. Bir kadını güzelleştiren şeyin başkaldırı ve özgürlük
olduğunu o an anladım. Hepsinde tek bir inanç vardı; Kobane düşmeyecek!
Kobane'deki halk bizi görünce çok mutlu oldu. Gerillalar Suruç'ta tutulan
nöbetlerin ve atılan sloganların onlara ulaştığını ve güç verdiğini söyledi. O
an aynı toprak parçası üzerinde birbirinin yanında olmaya çalışan insanların
samimiyetini tanıdım. 6000 kişi geçtiğimiz sınırdan yaklaşık 2000 kişi geri
döndük. Tabii faşist T.C.'nin askeri saldırıları sonrasında. Askere direnen bir
teyzenin söyledikleri hiç aklımdan çıkmayacak: "Ben evlatlarımı şehit
verdim bu toprakların özgürlükleri için! Benim kaybedecek bir şeyim yok!"
Evet buradaki insanların kaybedecekleri hiçbir şeyleri kalmamış. Kazanacakları
ülkeleri ve 'karşıda' savaşan evlatları var. Onların tek istedikleri
özgürlükleri. İlk defa Kürdistan'ı ve Kobane'yi görmüş biri olarak; Rojava'nın,
Kobane'nin artık bir insanlık meselesi olduğunu düşünüyorum ve herkesi
Kobane'yi sahiplenmeye çağırıyorum..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder