6 Ekim 2014 Pazartesi

Kobane İnsanlık Savaşı

Bir akşam yemeği sonrası bir telefon aldım: "Suruç'a gitmek ister misin?" Bir sosyalist olarak içimde dehşet bir heyecan başladı. Hiç Kürdistan'ı görmemiş, sadece yoldaşlarımdan dinlemiştim. Suruç Kobane'ye sınırı olan bir yerdi. Önce içimi bir tereddüt kapladı. Henüz ölümlere tanık olmamış, savaş görmemiştim. Daha sonra orayı düşündüm. Sürekli orada yaşayan kadınları, çocukları... Kobane'de savaşan kadın yoldaşlarımı... Elbette gitmeye karar verdim. Otobüsle çıktığımız o yol bir türlü bitmiyordu. Üç kez arama noktasından geçmiş ve sonunda Suruç'a gelmiştik. Bizi karşılayan parklarda yatan, Kobane'den gelen kadınlar ve çocuklardı. O çocuklar hem ürkek hem de inadına cesurdu. Yerlerinden, yurtlarından edilmiş insanlardı onlar. Eşlerini, kardeşlerini savaşta bırakan insanlardı. Oradan Mürtişpınar Sınır Kapısı'na gittiğimizde bile, ailelerini Suruç'a bırakan ve savaşmak için geri dönen genç kadın ve erkekler karşıladı. Biran önce topraklarından vahşi çeteleri kovmak için sınırdan geçmeye çalışan o genç insanların gözlerinde başka bir inanç vardı. Daha sonra bizi Suruç'ta Qop köyüne yerleştirdiler. Kaldığımız köy sınıra 300 m uzaklıktaydı ve karşımızdaki köy Işid denen çetelerindi. İlk defa tanklar görüp silah seslerine şahit oluyordum. Ölümle yaşamın bu kadar içiçe oluşu içimi ürpertiyordu. Köyde yaşayan yerli halk sabah uyandığında ilk önce köyün sınıra bakan tarafına gelip, karşıya bakıyorlardı. Orada savaşan kendi kızları, oğullarıydı çünkü. Yüzlerini yıkamaktan önce geliyordu Kobane'nin özgürlüğü. Orada kaldığımız günlerde T.C. askerinin Ypg köylerinin bulunduğu sınıra olağanüstü önlem uygularken, Işid çetelerinin bulunduğu taraf umurlarında değildi. Sanki orası Türkiye'nin sınırı değilmiş gibi. İlk defa orada gördüm sınırların acımasızlığını. Bu insanların akrabaları, canları karşı köydeydi ama arada tel örgüler ve mayınlar vardı. Bir toprak parçasını, anayla evladını ayıran, aynı dili konuşan insanları ayıran gereksiz ayrıntılardı sınırlar. Artık top tüfek sesleri içinde uyumaya alıştım ben de. Ertesi gün devletlerin uydurduğu o şaçma sapan teller yıkıldı ve biz sınırın diğer tarafına Kobane'ye geçtik. Bu sayede Suruç'a geçmeye çalışan halka yardım edildi. Orada YPJ'li gerillalara sarıldık. O kadınlarda, özgürlüğün gözlere yansımasını gördüm. Işıl ışıldı hepsinin yüzleri. Bir kadını güzelleştiren şeyin başkaldırı ve özgürlük olduğunu o an anladım. Hepsinde tek bir inanç vardı; Kobane düşmeyecek! Kobane'deki halk bizi görünce çok mutlu oldu. Gerillalar Suruç'ta tutulan nöbetlerin ve atılan sloganların onlara ulaştığını ve güç verdiğini söyledi. O an aynı toprak parçası üzerinde birbirinin yanında olmaya çalışan insanların samimiyetini tanıdım. 6000 kişi geçtiğimiz sınırdan yaklaşık 2000 kişi geri döndük. Tabii faşist T.C.'nin askeri saldırıları sonrasında. Askere direnen bir teyzenin söyledikleri hiç aklımdan çıkmayacak: "Ben evlatlarımı şehit verdim bu toprakların özgürlükleri için! Benim kaybedecek bir şeyim yok!" Evet buradaki insanların kaybedecekleri hiçbir şeyleri kalmamış. Kazanacakları ülkeleri ve 'karşıda' savaşan evlatları var. Onların tek istedikleri özgürlükleri. İlk defa Kürdistan'ı ve Kobane'yi görmüş biri olarak; Rojava'nın, Kobane'nin artık bir insanlık meselesi olduğunu düşünüyorum ve herkesi Kobane'yi sahiplenmeye çağırıyorum..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder